BM Özel Temsilcisi Staffan De Mistura ile gerçekleştirilen Suriye'nin geleceğine ilişkin panelde Federica Mogherini tarafından yapılan açıklamalar
Roma, 03/12/2016
BM Özel Temsilcisi Staffan De Mistura ile Suriye'nin geleceği konusunda Roma'da gerçekleştirilen "Karmaşa Sonrasında, Pozitif Bir Gündem" panelinde, Yüksek Temsilci/Başkan Yardımcısı Federica Mogherini tarafından yapılan açıklamalar
Moderatör: Çatışma sonrası durum konusunda çok çaba sarf ediyorsunuz. Burada iki rolünüzün arasında kaldığınızı görüyoruz. Bir yanda insani yardım çalışmalarınız, öte yanda diplomatik girişimler yoluyla taraflara ulaşma çabası. Artık çatışma sonrası dönem için farklı bir bağlam söz konusu; Rusya ve İran kendilerini daha güçlenmiş hissediyorlar ve belki öte yanda Riyad'da da aynı durum söz konusu. Mevcut durum sonrasında atılacak adımlara ilişkin görüşleriniz bizimle paylaşabilir misiniz?
Mogherini: Öncelikle, AB sahadaki askeri aktörlerden biri değil. Belki de bu sebepten dolayı AB-BM kombinasyonu bu kadar iyi bir şekilde çalışıyor. Zira sıcak çatışma olan yerlerde askeri ağırlığımız olmayabilir, ancak Avrupa Birliği --BM kurumları ve uluslararası STÖler aracılığıyla-- net olarak insani yardım aktörüdür. Suriye içine ve çevresine ulaştırılan tüm yardımların arkasında Avrupa Birliğini ve Üye Devletleri görebilirsiniz, şu an a kadar bu amaçla yaklaşık 9 milyar Avro harcanmıştır. O sebepten dolayı ne zaman bana Halep ya da insani yardım konusunda ne yapıyorsunuz diye sorsalar, bu konuda bir şeyler yapan başka biri var mı diye sormalısınız diyorum. Zira Suriye içinde ve çevresinde insani yardım alanında yapılanların hepsi bizim yürüttüğümüz çalışmalardan kaynaklanmaktadır. Peki diğerleri nerede? Benim sormak istediğim soru da bu. Ancak biz bu alandaki çalışmalarımızı devam ettireceğiz çünkü bu hem kendi iyiliğimiz için hem de mutlak surette yapmamız gereken bir husus.
[ABD'nin yeni seçilen Başkanı Donald] Trump katı realizmi benimsese de, Avrupa Birliği ilkeli bir pragmatizme dayanmaktadır. Buna Küresel Stratejimiz 'de değiniyoruz. Farklılıklar söz konusu, bununla birlikte bazı ortak noktalar da olabilir, ancak bölgede bize ilkelerle birlikte belli bir ölçüde pragmatizm yol göstermektedir.
İnsani yardım AB'nin yürüttüğü ve gelecekte de yürütmeye devam edeceği acil ve uzun vadeli bir çalışmadır. Ama bu yıl Staffan ile diplomatik ve siyasi kulvarda da çok yoğun çalışmalar yürüttük. İnanıyorum ki İran'la nükleer program konusunda vardığımız anlaşma, savaş başladığından ve Şubat'taki ateşkesten bu yana ilk defa Güvenlik Konseyi'nde bir uzlaşı penceresinin doğmasına imkân verdi. Çünkü Temmuz'da İran'la yapılan anlaşmadan sonra, Eylül ayında BM Genel Kurulu'nda bir çerçeve oluşturmayı başardık: ilk defa, tüm bölgesel ve uluslararası güçler masada bir araya gelerek siyasi bir çözüm geliştirmeye çalıştı.
Staffan başta sürecin nasıl ilerlediğini, şimdi ise hem orada hem de başta Atlantik ötesinde olmak üzere, başka yerlerde meydana gelen değişiklikler yüzünden sürecin şu an nasıl daha az ilerlediğini biliyor.
AB olarak, siyasi kulvarı terk etmememiz gerektiğini düşünüyoruz. Siyasi kulvarı, sahadaki askeri dinamiklerin ipotek altına almasına müsaade edemeyiz. Çünkü şu ana kadar her zaman şu varsayımla hareket ettik: önce ateşkes yaparak insani yardım yolunu açarsınız, sonra siyasi müzakereler için gereken siyasi koşulları yaratırsınız.
Belki de, Halep ve başka yerlerde çatışmanın devam ettiği bu dönemde dahi, bölgesel ve uluslararası aktörlerle Suriye'nin geleceği konusunda sahada söz alma zamanı gelmiştir. Pek çok çatışmaya, müzakereleri savaşın devam ettiği sırada dahi yürütmek yoluyla, siyasi bir çözüm bulunmuştur. Dolayısıyla Staffan ve Genel Sekreter Ban Ki Moon ile uzlaşı içerisinde ve Dış İşleri Konseyi'nin verdiği yetki ile Avrupa Birliği'nde, tüm AB Hükümet ve Devlet Başkanları ile bir süreç başlattık. Bu çerçevede, bölgedeki tüm dostlarımıza ulaşmaya çalışıyorum, aslında bunu yapabilecek en iyi adres Avrupa Birliği zira biz herkesle görüşüyoruz ve bölgede herkesle dostuz. Tahran ve Riyad'a ziyaretler, Türkiye, Lübnan, Mısır, Ürdün, Emirlikler, Katar ve tüm bölgesel aktörler ile de görüşmeler başlattım, Washington ve Moskova'da ne olursa olsun, biz sonuçta halen bitişikte yaşıyoruz ve bu durumun unutulmasını göze alamayız. Çünkü Avrupa ve Orta Doğu olarak aynı denizi paylaşıyoruz, bugün bu durum oldukça net. Suriye çevresinde yaşayanların her hâlükârda, bu vekaletler barışı ve zamanı geldiğinde de yeniden inşa ve uzlaşma üzerinde çalışması gerekecek.
Dolayısıyla bu çalışmaları başlatmış bulunuyoruz. Ben çok ümitliyim çünkü bu görüşmeler neticesinde ortak bir zeminde buluşulabileceğini düşünüyorum. Bakanlar düzeyinde çalışmalarımızı görünür kılma peşinde değiliz. Tüm çalışmalarımızı karşılıklı olarak, son derece sağduyulu bir şekilde yürütüyoruz. Bununla birlikte, komşular ve bölgesel güçlerin tamamı üç temel soru üzerinde düşünmeye başladık: Çatışmanın bittiği gün, bölgesel güçler gelecek için nasıl bir Suriye'yi kabullenebilir? Bu şu anlama geliyor, Suriye'nin geleceğine Suriyeliler karar vermelidir ancak bölgesel güçler Suriyelilere bunun için gereken alanı sağlamalıdır. Dolayısıyla, bölgesel güçler Suriye'nin geleceğine karar vermeyecek ancak kendileri açısından kabul edilebilir çözümün sınırları üzerinde anlaşmaya varacaktır. Çatışma sona erdikten sonra hükümet şekli ne olacak, Meclis başkanına hangi rol biçilecek, yerinden yönetim ne şekilde olacak, nasıl bir sistem Suriye hükümetinin tüm farklı bileşenlerinin [sistemi] sahiplenmesini sağlayacak.
İkincisi uzlaşma: Bana zaman zaman bizden daha ferasetli görünen Suriyelilere nasıl yardım edebiliriz. Geçen gün, bu süreçte BM'ye yardımcı olan kadın danışma kurulu ile görüştüm. Hepsi çok farklı altyapılardan geliyorlar, tamamen farklı siyasi görüşlere sahipler. Ancak yine de kendi aralarında bazı ortak noktalarda buluşabiliyorlar. Belki gelecekte nasıl ortak noktalarda buluşulabileceği hususunda bölgesel ve uluslararası güçlere akıllı tavsiyelerde bulunabilirler. Suriye'de sivil toplumdan geri kalanlara, köprüler kurup birlikte yaşamanın yollarını bulma ve uzun süren savaşın açtığı yaraları iyileştirme bakımından nasıl yardımcı olabilir ve güçlenmelerini sağlayabiliriz? Zira biz bunu İtalya'da gayet iyi biliyoruz: bu kadar uzun süren bir savaştan sonra uzlaşıya ihtiyaç var. Bu kadar uzun bir süre birbirlerini öldürdükten sonra insanların bir arada yaşamasını sağlamak, aslında işin en zor tarafı.
Üçüncüsü ise, Suriye'de nasıl bir yeniden inşa süreci üzerinde çalışabiliriz? Çünkü Moskova ya da Washington'daki birisi orada olanlar benim sorunum değil diye düşünebilir. Ancak Avrupalılar, Arap dünyası, Türkiye, İran, Irak ve aklınıza gelebilecek diğerleri açısından orada bir kara delik olmasına göz yumamayız. Her hâlükârda yeniden inşa üzerinde çalışmamız gerekecek. Ama Staffan bir konuda kesinlikle haklı: yeniden inşa süreci eğer ona uzlaşma, iktidar paylaşımı, Şam'da bütün ülkeyi birleştiren ve tüm bölgesel güçlerle --sadece küresel bir güç olmakla kalmayıp bölgenin bir parçası olduğumuz için bu durumda aynı zamanda bölgesel bir güç olan-- Avrupa Birliğinin yolunu açan bir dönüşüm süreci eşlik etmezse başlayamaz. Ancak bir siyasi dönüşüm, siyasi çözüm, uzlaşma süreci ve iktidar-paylaşım mekanizması bize ülkenin yeniden inşası üzerinde çalışma imkânı sağlayabilir.
Biz de bunu bölgedeki dostlarımızla birlikte yapmak istiyoruz çünkü bunun kaça mal olacağını görmeye başladık. Uluslararası camianın seferber edeceği inanılmaz kaynaklar ile Avrupa Birliği ve bölgedeki diğer aktörlerin seferber edebileceği tüm kaynaklar olmasa, biz bir araya gelsek dahi bunun altından kalkamayız. Zira tahayyül edemeyeceğimiz bir meblağdan bahsediyoruz. Dolayısıyla bu konuda bir ağırlığımız var, ben çok pragmatik davranacağım, bir ağırlığımız var ve onu kullanabiliriz. Ama bunun iktidar-paylaşımı ve uzlaşma ile birlikte yürümesi lazım.
Moderatör: Peki AB bu koşulları sağlayacak durumda olmazsa, burada halkının katledilmesine göz yuman, halkını katleden ve çok farklı hesaplarla hareket eden bir hükümetten bahsediyoruz, eğer rejim ayakta kalırsa – bu, AB'yi iyi bir oyuncu olamayacağı acımasız bir durumla karşı karşıya getirebilir. Eğer Esat rejimi süresiz olarak iktidarda kalırsa ne olur?
Mogherini: Staffan şu açıklamayı yaptığında yine haklıydı: Bölgede önceden yaşanmış olan çatışmalara bir bakın. Bizler de bunlardan ders çıkarmalıyız. Savaşı kazanıp, barışı kaybedebilirsiniz. Rejim, ya da mevcut rejimi destekleyen ülkeler, acaba savaşı sıfır toplamlı oyun (kazananı olmayan oyun) yaklaşımı ile mi kazanmak istiyorlar? Bu kendileri için kabul edilebilir bir durum mu? Hatta rejim için bile kabul edilebilir bir durum mu? Altı yıl süren savaştan sonra bir ülkeyi nasıl onarabilirsiniz? Bu ülkenin içinde IŞID, El Nusra var ve yumuşak bir şekilde ifade etmek gerekirse, içinde pek de istikrar olmayan bir bölgeyi barındırıyor.
Çatışma ortamından uzaklaşmaya çalışırken bile zıtlaşmaya dayanan bir yaklaşım mı istiyorsunuz? Yoksa kazan-kazan çözümü için bir zemin mi yaratmak istiyorsunuz? Birleşmek mi savaşmak mı istiyorsunuz, ya da bir yandan savaşırken diğer yandan barışa mı yöneleceksiniz? Bir yandan savaşırken öte yandan barışa yönelerek ülke olunmaz. Burada işlevsel bir ülkeden de bahsetmiyorum, [savaşırken] asgari anlamda ülke bile olunmaz diyorum. Bölgede, hatta bölgeden çok uzakta, diğer meselelerle nasıl mücadele ettiğimize bir bakın. Bu açıklamam, her ne kadar başta Halep ve sivillerin korunması olmak üzere, güçlü ilkelere sahip olsak da, ilkelere dayanmıyor. Bu konuya tekrar döneceğim. Çıkarlara baktığımızda dahi: uluslararası bakış açısıyla, kim Suriye'de savaşı kazanıp ödül olarak bölünmüş, silahlanmış, teröristle dolu, etrafı karmaşık izole ülkelerle –hatta bazı durumlarda savaş olmasa da çatışma alanları- ile kaplı bir ülke ister?
Moderatör: Tekrar komşu bölgeye dönecek olursak AB, Lübnan ve Ürdün'e yönelik yardım programlarına özel önem atfediyor. Bu ülkeler kişi başına düşen mülteci bakımından muazzam sayıda mülteci barındıran ülkeler, hatta Türkiye'nin bile hayli üstündeler. Bu durumun taşarak etrafa yayılmasından endişe ediyor musunuz? Bu ülkelerde AB mülteciler için uzun vadede ne yapıyor? Bu insanlar kim bilir daha ne kadar uzun bir süre ülkelerine geri dönemeyecek. Bölgeyi daha geniş coğrafyada ele alacak olursak, en büyük kaygılar nelerdir?
Mogherini: Önceden de belirttiğim üzere, onları destek olan taraf biziz, sadece Suriye içerisinde insani yardım sağlamakla kalmıyoruz, aynı zamanda sahadaki ofisler yoluyla destek oluyoruz. Bu çok fazla bilinmese de AB ve BM'nin halen Şam'da ofisleri var, ama Şam'da halen faal olan ofis ve kuzey için Gaziantep'te bulunan ofis tamamen insani yardım bürosu şeklinde çalışıyor. Dolayısıyla personelimiz ile bizzat sahada çalışıyor, hem Suriye'de hem de komşu ülkelerde BM kurumlarına ve uluslararası STKlara güçlü bir şekilde destek oluyoruz. Ayrıca, Lübnan, Ürdün ve Türkiye'de Suriyeli çocuklar için okulları yine biz finanse ediyoruz. Türkiye durumunda dilin önemli bir konu olduğunu belirtmek istiyorum, biz bazen yeterince bu konu üzerine eğilmiyoruz. Lübnan ve Ürdün'de tahmin edeceğiniz üzere okula giderken dil sorunu yok ancak Türkiye durumunda, Suriyeli çocuklar arasında bir neslin tamamının Arapça öğrenmemesi ya da oradaki eğitimde zorluk çekme riski var. Bu sebepten dolayı, Türkiye dahil [bazı yerlerde], son derece entelektüel ve eğitimli bir halk olan Suriyelilerin eğitim programları üzerinde önemle duruyoruz. Burada Staffan'ın sözlerini vurgulamak istiyorum; onlarla daha çok konuşarak, gelecekte karşılaşacakları zorluklarla ilgili farkındalık ve bilgi düzeylerine ve altyapıları ne olursa olsun, Suriyeli olma gururu ile ülkelerine geri dönme ve yeniden inşa etme arzularına kulak vermeliyiz.
Peki bu konuda ne yapıyoruz: kamplardaki yerel toplumlardaki mültecilere, ve başta Ürdün ve Lübnan'da olmak üzere ev sahibi toplumlara destek oluyoruz zira mültecilere ev sahipliği yapan toplumlarda sosyal gerginliklerin patlama noktasına gelmesine engel olmak durumundayız. Aksi halde kendi içlerinde zaten karmaşık sorunlarla boğuşmakta olan Lübnan ve Ürdün'de çok daha ciddi sıkıntılar ortaya çıkabilir. Kamplarda ve kamplar dışında bu tür çalışmalar yürütüyoruz, ev sahibi toplumlara destek oluyoruz ancak bir yandan da siyasi çözüm için de çalışıyoruz. Zira bu toplumlar diğer komşu ülkelerde olduğu gibi Suriye'yi tanıyan, bu ülkeyle öyle ya da böyle bir yakınlığı olan toplumlar. Bölgenin kendi karmaşık hikayesi var tabi ancak ülkedeki dinamikleri bizden daha iyi anlıyorlar. Biz de yakınız, Akdeniz'deyiz mantaliteyi anlıyoruz, ya da askeri güce sahip o büyük uluslararası güçler de anlıyorlar ancak Suriye'deki aktörlerle etkileşimde olabilecek yumuşak gücümüz yok. Bu nedenle bu ortak zemini yaratabilmek için onlarla (yerel toplumlarla) birlikte çalışıyoruz. Lübnan örneğini verdiniz. Lübnan'ın nihayet Cumhurbaşkanı'nı seçtiği, yeni bir Hükümetinin kurulduğu bu günlerde, uluslararası toplumun Lübnan modelinin eksiklikleri ve kendine özgü yanlarını anlayabileceğini düşünüyorum. Bana sorarsanız Lübnan modeli Lübnan dışında hiç bir yerde sonuç vermez. Lübnan kendi içerisinde bir mucize, başka hiçbir yerde benzeri uygulanamaz. Suriye'nin de kendi modelini bulması gerektiğini düşünüyorum ancak Staffan'ın da söylediği gibi bu model zamanı geri çeviremez. Buradaki güçlük – ki bölgedeki dostlarımızla ele aldığımız husus da budur – ne tür bir sistemin, ne tür bir uygulamanın güç paylaşımını, katılımı, korumayı, Suriye toplumunun tüm unsurlarının ülke yönetimine katılımını sağlayabileceğidir. Azınlıkları koruyarak ülkeyi yöneten bir çoğunluk mantığı değil de ülkenin siyasi ve sivil hayatının yeniden inşa edilmesinde tüm bileşenlerin aktif yer alabileceği bir sistem. Bölgesel aktörler ve komşuların da bunun için alan yaratmaları gerekir. Biraz cesaretlendirme ile birlikte bu alan yaratılmalıdır ve bazı aktörlerin bu cesaretlendirmede daha fazla etkisi olacaktır. Ancak Suriyelileri ve bölgeyi resmin içerisine daha fazla katabilmeliyiz zira bugüne kadar uluslararası kartımızı oynamak için çok çaba gösterdik. Belirli bir süre işe yaradı. Şimdi artık bölgenin ve Suriyelilerin daha fazla öne çıkma zamanı geldi diye düşünüyorum.
Moderatör: Çatışma sonrası aşamada Türkiye AB için son derece kritik öneme sahip bir ortak. Suriye konusunda Türkiye ile ilişkilerde hangi noktadasınız?
YTBY Mogherini: Öncelikle Halep'le ilgili bir şey söylemek isterim. Kişisel bir not olarak, bu mesele bitmiş gibi davranıyor olmamızdan pek memnun değilim. Bu odada böyle düşünen tek kişi olabilirim ama, bizim açımızdan Halep'in düştüğünü söylemek, - ki son günlerde bunu dile getirdiğimizi görüyorum - ve artık bir sonraki aşamaya, Rakka'ya ya da geri kalan kısmı nasıl halledeceğimize bakalım demek doğru değil diye düşünüyorum. Hala siyasi ve ahlaki bir görev ve sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum. Öncelikle sivilleri korumak için: sivillerin şehirden çıkabilmeleri ve aynı zamanda gıda ve ilaç yardımlarının ulaştırılabilmesi için insani yardım koridorları. İkinci olarak hava saldırılarının durdurulması çağrısında bulunmak gibi bir siyasi ve insani görev ve sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum. Bunun bir sebebi olduğunu çabuk unutuyoruz galiba. Şüphesiz savaş savaştır. Savaş savaştır ve sivillerin savaş zamanında dahi korunmaları gerekir. Bunun için uluslararası sözleşmelerimiz var. AB tarafının her zaman Halep'te hava saldırılarını durdurun ve sivilleri koruyun diyen çağrılarını duyacaksınız.
Moderatör: Ancak çağrıda bulunur ve çağrı duyulmadığı takdirde ortaya çıkacak duruma ilişkin bir şey sunamazsak, bu durum AB'yi nasıl güçlendirebilir?
YTBY Mogherini: Benim asıl endişem – umarım bunu anlayabilirsiniz: ancak belirli bir yere kadar kuşkucu olabilirsiniz – benim endişem bu noktada Avrupa'nın gücü değil, benim endişem Halep. Asıl odaklandığım nokta bu. Kusura bakmayan ama yaptırımların referansının burası olduğunu biliyorum – bir iki tüzel kişiliğe daha yaptırım uygulamanın – ki yeri gelmişken belirtmek isterim zaten iki yüz otuz küsur Suriyeliye yaptırım uygulamış bulunuyoruz – askeri tırmanmanın önüne geçeceğine inanmıyorum. Bu her zaman bir baskı uygulamanın yolu olabilir ancak kısa vadede bir etkisi yoktur. Sembolik, siyasi ya da uzun vadede bir etkisi olabilir veya yaptırımların kaldırılması amacıyla müzakerelerin başlatılması için itici görev görebilir. Ancak yarın Halep'teki insanları kurtarmak için neler yaptığımıza gelince, bana sorarsanız her gün bunun üzerinde yoğun bir şekilde çalışmalıyız. Bunun, yaptığımız çalışmanın dışında kaldığını sanmıyorum. Avrupa Birliği'nin, BM'nin yapmakta olduğu şeyler, bundan bağımsız değildir. Bu bir önceliktir. Halep'in kaybedildiği mesajını veremeyiz, sayfayı çevirip önümüze bakamayız. Hayır Halep'teki insanları kurtarmak zorundayız, sivilleri korumak ve hava saldırılarının durdurulması çağrısı yapmak zorundayız. Ve yine söylüyorum; Halep yıkıntıları arasında barış görüşmeleri yürütmek kolay olmayacaktır. Kimsenin şehrin yıkılmasından, insanların öldürülmesinden bir kazancı olamaz, ve kimse bütün bunların ardından sonraki aşamaya geçemez. Bu yalnızca her şeyi daha da güçleştirecektir. Bu arada, Halep'in düşmesinin savaşı bitirmeyeceği kanaatindeyim; başka askeri gerginlikler de olacaktır. Dolayısıyla bütün bunların durdurulması için bir çağrı yapılacaksa şimdi yapılması gerekir, yarın ya da bir hafta sonra değil.
Türkiye ile ilişkilerimize gelince - sadece Suriye'ye odaklanarak bu husussa değinmek istiyorum. AB-Türkiye ilişkilerinin Facebook tabiriyle "karmaşık" ancak çok yoğun olduğunu söyleyebilirim. Gerçek, samimi, yoğun ve birçok farklı alanı kapsayan bir ilişki yoksa ortada karmaşık bir ilişkiden söz edemezsiniz. Basın daha çok mülteci konusuna odaklanıyor. Avrupalı dostlarımıza her zaman şunu söylüyorum; mülteci krizi Avrupa için bir kriz değildir her şeyden önce mülteciler için bir krizdir, ve bu konuda biz serinkanlı olmak durumundayız, bunu yapabiliriz. BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi bu konuda dün burada benim de katıldığım önemli bazı şeyler söyledi. Ancak Türkiye ile ilişkimiz bunun ötesindedir: Kıbrıs – ki son günlerde bu konunun büyük önem taşıdığını vurgulamak isterim -, Suriye, ekonomik ilişkiler ve başka birçok konu ilişkilerimizin bir parçasıdır. Ayrıca Türkiye'de yaşanan gelişmeler de var tabi ancak bu başka bir oturumun konusudur. Suriye ile ilgili olarak, Türkiye çatışma sonrası senaryolar, yeniden yapılandırma ve uzlaşı konularında bölgede birlikte çalışmaya başladığımız ülkelerden bir tanesidir. Türkiye'nin son aylarda Suriye politikasında değişiklikler yaptığını görüyorum. Bu değişime dair yorumda bulunmak ya da bundan söz etmek bana düşmez ancak bunu net görebiliyoruz, ve bunun somut olarak uygulamaya nasıl yansıyacağını bekleyip göreceğiz. Ancak net biçimde görüyorum ki, bölgedeki ana oyuncular arasında Suriye'nin geleceğine ilişkin bir ortak zemin bulma olasılığı var. Bunun bölgedeki güvenlik yapısı konusunda da bir ortak zemine katkı sağlayabileceğini, nihayetinde bölgede çok rastladığımız vekalet savaşlarıyla daha az karşılaşmamızı sağlayabileceğini düşünüyorum. Böylece yan yana yaşamak için de gereken ortamı yaratmış oluruz zira günün sonunda coğrafyayı değiştirmek mümkün değildir. Bu, binlerce yıl savaştıktan sonra Avrupalıların öğrendiği bir şeydir. II: Dünya Savaşı'nın ardından, barış içerisinde yaşamanın hepimiz için çok daha iyi olduğunu anladık ve ekonomik işbirliğine başladık. AB böyle ortaya çıktı, birbirimizle savaşmayı bırakarak bunun yerine ticaret yapmanın hepimizin yararına olduğunu anladık. Belki Orta Doğu'da da birbirini öldürmek yerine ticaret yapmanın daha uygun olduğunu anlayacak pragmatizm vardır.
Moderatör: Geçmişte farklı yapılmasını istediğiniz bir şey var mıydı? Önümüzdeki aylarda nelerin değiştiğini görmek istersiniz?
YTBY Mogherini: Öncelikle Staffan’ın "Noel dileklerine" katılıyorum. Orta vadede - umarım kısa vadede değil- iki şeye odaklanacağım. Bir tanesi, yan yana yaşamanın yolunu bulmak ya da keşfetmek için bölgeye yardım etmek. (burada bölge derken Akdeniz'den Körfez'e, İran'ın Afganistan'la sınırına kadar olan bölgeyi kastediyorum). Birbirinden hoşlanmasalar bile en azından insanların birbirlerini kabul etmeleri için çalışacağım. Bunu Avrupa'da da yaptık. Almanya ve Fransa, Almanya ve Polonya, İtalya ve Almanya, bunu başarabildik. Bölgenin kendi içerisinde, bu tür bir güvenlik yapısına dönebilecek gücü ve birikimi olduğuna yüzde yüz inanıyorum. Yardım edebiliriz, ve yardım etmekten memnuniyet duyarız. İkinci olarak – ki bu büyük bir dilek – dini bu çerçevenin dışında tutabilmek, zira bunun dinle hiçbir ilgisi yok. Şiiler ve Sünniler yüzyılladır aynı ülkelerde, aynı köylerde birlikte yaşıyor. Bu durumda dünyanın geri kalanına, Afrika'dan Asya'ya, Avrupa'dan Orta Doğu'ya zarar veriyor. Bir çatışma yaratmak istiyorsanız yaratın ancak bunu dini bir yaklaşımla örtmeye kalkmayın. Jeopolitik bir mücadelenin dini bir çatışma gibi gösterilmesini bölgenin, dünyanın geri kalanına yayabileceği en tehlikeli zehir olduğunu görüyorum. Dolayısıyla belki de bunu tersine çevirmeliyim. Önce, bir detoks alıştırması yapalım ve dini hususları ait oldukları son derece önemli yere koyalım, ve jeopolitik ve dini alanları birbirinden ayıralım. (Alkış). Arap Ligi Genel Sekreteri'nin de bu fikri alkışlıyor olması benim için büyük cesaret verici bir manzara. İkincisi, daha pozitif bir adım olarak birbirinizle diyalog halinde olun, dilerseniz biz sizin için bir alan yaratabiliriz bu amaçla. Buna Helsinki yaklaşımı diyebilirsiniz. Başka bir deyişle, komşuların komşu olduklarını kabul etmelerine ve savaşmadan birlikte yaşayabilmelerine imkân sağlayan bir sistem kuracak şekilde diyalog halinde olmak.