Štefan Füle'nin yaptığı konuşma: Türkiye ve AB: çok yönlü bir ilişki

 

 

Štefan Füle

Avrupa Birliği'nin Genişlemeden ve Komşuluk Politikasından Sorumlu Komiseri

Türkiye ve AB: çok yönlü bir ilişki

 

Boğaziçi Konferansı – Açılış Oturumu

İstanbul, 23 Ekim 2010

 

 

Saygıdeğer Bakanlar, Ekselansları, Hanımefendiler, Beyefendiler, Sevgili Dostlar,

Bu güzel şehirde, böylesi seçkin bir dinleyici grubuna hitap etmek benim için bir onur ve büyük bir zevk. Ayrıca Boğaziçi Konferansı'na ilk defa katılıyor olmam münasebetiyle, sizlere hitap edebiliyor olmak benim için ayrı bir memnuniyet kaynağı olup yapılacak hararetli tartışmaları sabırsızlıkla bekliyorum.

Sözlerime küresel düzenin geçirmekte olduğu muazzam değişimin altını çizerek başlamama izin verin. Yeni bir çok kutuplu dünya düzenine doğru yol almaktayız.

Bazı bölgesel güç ve ittifakların yükselişi, yeni bir tür çok-taraflılık yaratıyor. Bunlardan birisi, çokuluslu tartışma platformlarında ulusal çıkarların, ulaşılmaya çalışılan ortak yaklaşımın önüne daha sıkça çıkartılması; diğeri ise dar, kısa vadeli ekonomik menfaatlerin demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklar yoluyla ulaşılması hedeflenen küresel barış gibi uzun vadeli, stratejik menfaatler karşısında ağır basma riski.

Elbette ki bu, Avrupa Birliği'ni ilgilendiren bir konu; bizim başarımız büyük ölçüde, uzun vadeli stratejik önceliklerimizin ardından gitmemize ve kısa vadeli ulusal ekonomik menfaatlerimizi bir kenara bırakabilmemize dayanmıştır. Avrupa Birliği bir değerler temeline dayanmakta olup bu değerlerin uygulanmasına yönelik mütekâmil bir yapıyı da beraberinde getirmektedir.

Bu nedenle yeni bir dünya düzeninin oluşumunu etkilemek Avrupa'nın menfaatinedir. Şekillenmekte olan yeni küresel düzenin öncülüğünü üstlenmeye hazır olmalıyız; aksi takdirde, sadece bir takipçi olarak kalırız.

Diğer bir ifadeyle, uluslararası ilişkilerin yeni gerçekliklerine tesir edebilmek ve birbiriyle bağlantılı pek çok küresel riskle başa çıkabilmek için uluslararası düzeyde yeni bir dinamizm ve odak noktası geliştirmemiz gerekecek.

Avrupa Birliği bu güçlüklerle başa çıkabilecek konumdadır. Siyasi sistemimiz bölgemiz ülkelerinin işleyen birer demokratik devletine sükûnet içinde dönüşmelerine yardımcı olmuştur. Demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, insan haklarına ve açık piyasa ekonomisine dayanan değerlerimiz, bölünmelerin üstesinden sükûnet ile gelinmesine yardımcı olmuştur. Dünyanın birçok yerinde Avrupa Birliği kimi zaman üstü kapalı, çoğu zaman da açık bir şekilde taklit edilmeye değer bir model olarak algılanmaktadır. Evrensel değerlerden söz ettiğimizde insanlar bize kulak veriyor.

İşte bu nedenle genişleme kavramı, tıpkı geçmişte olduğu gibi gelecekte de Avrupa'nın başarısının merkezinde yer alacaktır. Genişlemenin üç amaca hizmet ettiğini düşünüyorum. Bu üç aşamayı --deyim yerinde ise-- yeniden gözümüzde canlandırmak gerekirse:

• İlk olarak, Avrupa'nın demokratikleştirilmesi ve tek pazarın yararlarının yaygınlaştırılması; bunun ardından,

• İkinci olarak, Avrupa'nın bütünleştirilmesi için Avrupa'daki bölünmüşlüğün giderilmesi; ve şimdi de,

• Genişlemenin üçüncü aşaması olarak, Avrupa'nın ortak değerlerini ve yönetişim sistemimizin küresel boyutta en etkin ve ileri noktaya götürülmesi.

Rakip yönetişim sistemleri sunan başka oyuncular bulunması nedeniyle bu üçüncü aşama önem arz etmekte. Ortak değerler yerine kısa vadeli dar menfaatlere öncelik veren bu sistemlere daha önce değinmiştim. İşte biz bununla mücadele ediyoruz.

Bugünlerde uluslararası ilişkilerde değerlerimizin daha açık bir şekilde ve daha sıklıkla sorgulandığının farkındayım.

Eğer yeni dünya düzeninin bizim değerlerimizi paylaşmasını ve hedeflerimizi yansıtmasını istiyor isek, gelişmeleri geriden takip etmek değil, öncülük etmeliyiz. İlkim değişikliğiyle mücadelede, temel özgürlüklerin korunmasında, yoksullukla mücadelede öncülük.

Bu amaca ulaşabilmek için evet, büyüklük fark yaratır. Burada, yani Türkiye'de söylüyorum: Türkiye'nin Birliğin tam üyesi olması fark yaratır. Bunun da ötesinde, aday ülkelerin kendi taahhütlerini yerine getirmeleri halinde, Avrupa'nın taahhütlerine bağlı olduğunu; ‘Avrupa değerlerini paylaşan ve standartlarını yerine getiren her Avrupa ulusunun Birliğe kabul edileceğini’ söyleyen pek güçlü Avrupa anlayışını kaybetme lüksüne sahip değiliz.

Etkili olabilmek için içeriye değil dışarıya dönük olmalıyız. Giderek birbirine daha bağımlı hale gelen bir dünyada yabancı düşmanlığının olmasını göze alamayız. Bu, Avrupa’ya gelecekteki küresel yönetişime ilişkin tartışmalarda söz hakkını kaybettirir.

Giderek çok kutupluluk yönünde değişim gösteren uluslararası düzende Türkiye artan bir özgüvenle hareket etmektedir. Sunduğu muazzam imkanlar nedeniyle memnuniyetle karşılanmakta olan bu süreç bir yandan da daha fazla sorumluluğu beraberinde getirmektedir.

Türkiye bir yandan reform sürecinden geçerken öte yandan dünyadaki rolünü de yeniden tanımlamaktadır. Değişmekte olan dünya Türkiye’yi de değiştirmektedir. Ancak bugünün çok kutuplu dünyasında bir ülkenin tek başına yeni bir global düzen yaratması olası görünmemektedir. Bunu birlikte yapabileceğimizi Avrupa Birliği deneyimi bizlere öğretmiştir.

Türkiye, AB üyeliğini hem ulusal hem de uluslarararası düzeydeki amaçlarına ulaşmaya yönelik stratejik bir hedef olarak görüyor ise, AB değerlerine daha da yakınlaşması, AB vatandaşları tarafından anlaşılması gereklidir. AB vatandaşlarının da, Türkiye’nin, kendi geleceklerine getireceği katkıyı daha iyi anlamaları gerekmektedir.

Dolayısıyla Türkiye’deki yönetim Avrupa Birliği üyeliğini ulusal ve uluslararası düzeydeki amaçlarına ulaşmak için stratejik bir hedef olarak görmektedir.

12 Eylül’de Türk halkı, ülkelerinin daha demokratik hale gelmesini istediklerine dair açık bir mesaj verdi. Avrupa Birliği’nin bir parçası haline gelmek Türkiye’nin, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygıya dayanan, açık pazar ekonomisi sayesinde refah içinde yaşayan daha demokratik bir ülkeye dönüşme sürecini güçlendirecektir.

Şüphesiz Anayasal reformların şeffaf ve kapsayıcı şekilde uygulanması gerekir. Böylelikle, uygulamada hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı ve kadın haklarının ne ölçüde desteklendiği ve geliştirildiği tespit edilecektir.

Ayrıca Türk hükümetinin mevcut ivmeyi koruyarak anayasa reformu sürecini devam ettirmesi de son derece önemlidir. Mevcut Anayasa’nın yerine geçecek tamamen yeni bir sivil Anayasa, Türkiye’de demokrasinin Avrupa standartlarına uygun şekilde güçlendirilmesi için sağlam bir temel sağlayacaktır. Tüm siyasi tarafların ve sivil toplumun da yer alacağı halkın geniş katılımının sağlandığı kapsamlı bir istişare süreci yeni sivil bir Anayasa konusunda fikir birliğini güçlendirecektir. Neticede Anayasa tüm vatandaşlar içindir.

Yeni bir Anayasa hazırlanması Türkiye’nin en önemli sorunlarından birçoğunun ele alınması için eşsiz bir imkan sunacaktır:

• Bunlardan birisi ifade özgürlüğü gibi temel özgürlüklerin güçlendirilmesidir. Bu hususu gazetecilere yönelik tekrar eden soruşturmalar ve mahkumiyet kararları ile medya üzerindeki aşırı baskı nedeniyle belirtiyorum.

• Yeni anayasa hukukun üstünlüğünün daha tarafsız ve etkin bir yargı ile pekiştirilmesine imkân verebilir.

• Ayrıca Türkiye’nin açık ve hoşgörülü bir şekilde Kürt meselesini çözmesi ve diğer azınlıklara yönelik muameleyi iyileştirmesi için bir fırsat oluşturabilir. Demokratik açılım ilk fırsatta somut reformlara dönüşmelidir.

İzninizle, bu vesileyle, AB’nin Türk topraklarındaki her türlü terör ve şiddet eylemini tartışmasız en güçlü şekilde kınamaya devam ettiğini belirtmek istiyorum. Türk halkı ile olan dayanışmamızı çok net bir ifadeyle vurgulamak istiyorum. Birlikte aynı noktada duruyoruz. Bizleri birleştiren bu.

Avrupa Birliği üyesi olan bir Türkiye, kendi menfaat ve değerlerini küresel düzeyde savunabilmek; ayrıca değer ve amaçlarını gelişmekte olan yeni dünya düzenine yansıtabilmek açısından en iyi konumda olacaktır.

Ancak Türkiye hâlihazırda AB üyesi değil, aslında henüz üye değil demeliyim.

Bu da beni katılım sürecine getiriyor. Kimsenin sürecin şu anki hızından memnun olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca, katılım sürecini siyasi diyalog ile tamamlamamız gerektiğini de düşünüyorum. Bu şekilde komşu çevremizdeki pek çok ortak menfaatimizi birlikte gerçekleştirebiliriz.

Sayın Başkan, değerli misafirler ve dostlarım, müsaadenizle burada -İstanbul’da- dünya düzeninde seyreden dönüşüm bağlamında Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı stratejik tercih konusuna, ayrıca AB’ye katılımın Türkiye’nin geleceğini tayin etme sürecinde oynadığı merkezi role dönmek istiyorum.

Tıpkı AB gibi, Türkiye de öncülük etmeyi ya da takip eden olmayı seçebilir; aynı şekilde, yeni gelişen çok-kutuplu dünya düzenini şekillendirmeyi ya da bu düzen tarafından şekillendirilmeyi tercih edebilir. Ben yürekten inanıyorum ki, AB’nin tam üyesi ve Avrupa’nın bir parçası olarak ilerlemek Türkiye’nin stratejik menfaatine olacaktır.

Ancak bu durum siyasi cesaret gerektirecektir. Dünkü münasebetlerin bugün geçerli olmadığını; onun yerine bugünkü siyasi kararların yarınki fırsatları belirleyeceğini kabul etme cesaretini gerektirecektir.

Türkiye, devam eden küresel değişimler nedeniyle bekleyip görme lüksüne sahip değil. Stratejik tercihler konusunda harekete geçme zamanı geldi.

Ankara Anlaşması’na Ek Protokolün yükümlülüklerini yerine getirmek Türkiye’nin menfaatine olacaktır. Tüm AB Üye Devletleri ile ikili ilişkilerin normalleştirilmesi de Türkiye’nin stratejik menfaatine olacaktır. Bu durum Türkiye’yi kazan-kazan pozisyonuna getirecek, onun stratejik vizyonunu ortaya koyacak, ayrıca kendisinin yürekten bağlı olduğu başka konularda sesini daha iyi duyurmasına imkân vererek katılım sürecine de ivme kazandıracaktır.

 

Geleceğinize açılan kapının bütün anahtarları elinizde. Sizi kapıyı açıp ilerlemeye davet ediyorum.