Avrupa Komisyonu Başkanı José Manuel Durão Barroso tarafından yapılan konuşma: Avrupa Birliği'nin bugünü ve geleceğine dair mülahazalar

 

 

José Manuel Durão Barroso

 

 

Avrupa Komisyonu Başkanı

Avrupa üzerine

Avrupa Birliği'nin bugünü ve geleceğine dair mülahazalar

Avrupa Komisyonu Başkanı José Manuel Durão Barroso tarafından yapılan konuşma

Humboldt Üniversitesi Berlin, 8 Mayıs 2014

'Nós estamos na Europa e é na Europa que nós nos salvamos ou nos perdemos todos.'1

Eduardo Lourenço

Öncelikle, büyük bir Alman ve Avrupa kurumu olan Humboldt Üniversitesi'ne davetinizden dolayı çok teşekkür ederim. Burada Hegel, Max Planck ve Albert Einstein'ın üniversitesinde olduğumu bilfiil hissediyorum. Ayrıca bana Humboldt'da Avrupa hakkında konferans verme imkânını tanıdığınız için de teşekkür ederim. Bunu önceden yapmamamın nedeni, böyle bir konuşmayı Avrupa Komisyonu'ndaki 10 yıllık deneyimimin sonunda yapmanın daha uygun olacağını düşünmemden kaynaklanmaktadır. Bir başka nedeni ise bana bu üniversitedeki öğrencilerin bir buçuk saatlik konuşmaları dinlemeye alışık olduklarının söylenmesidir. Lakin ben konuşmamı biraz daha kısa tutmaya çalışacağım. Ancak tecrübemi ayrıca Avrupa'nın geleceğine dair önerilerimi doğrudan ana hatlarıyla ortaya koymak için doğru zaman ve kurumun burası olduğuna inanıyorum.

Hanımefendiler ve beyefendiler,

Son 30 yıldır Avrupa entegrasyonu sürecinde aktif olarak yer almaktayım. Bu sürece sadece son on yılda Avrupa Komisyonu Başkanı olarak değil, aynı zamanda memleketim olan Portekiz'in Dışişleri Bakanı ve Başbakanı olarak da müdahil oldum. Komisyon Başkanlığı görevimden ayrılmadan önce tecrübemi ve bugüne kadar yapılanları nasıl daha ileriye götürerek gelecekte ilerlemeye yönelik düşüncelerimi paylaşmayı bir borç biliyorum.

Bu sorumluluğu –sadece sorumluluk değil- tutkuyu hissediyorum, zira Avrupa'ya gerçekten bir tutkuyla bağlıyım. Bence kıtanın geleceğine dair düşünmenin ve karar vermenin tam zamanı.

İster müspet ister menfi olsun, son on yılda şüphesiz çarpıcı olaylar meydana geldi.

Gerçekten de Avrupa entegrasyonun son on yılına --Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Akdeniz ülkelerine uzanan genişlemenin 2004'de başlaması ile birlikte-- tarihi başarılar damgasını vurdu. Bununla birlikte benzeri görülmemiş krizler de yaşandı. Öncelikle, 2005'de başlayan ve Anayasa Antlaşması'nın onaylanamaması ile patlak veren ve ancak 2009'da Lizbon Antlaşması'nın yürürlüğe girmesi ile aşılabilen kriz. Ve 2008'den sonra ülkelerin borç krizi, ekonomik kriz ve sosyal krizden oluşan müthiş bir fırtınaya dönen mali kırılma. Bu durum Avrupa Birliği, özellikle de tek para birimi olan Avro için ciddi bir dayanıklılık testiydi. Ve bunun üstesinden gelinebilmesi için tamamen yeni araçların oluşturulması dahil olmak üzere, istisnai tedbirlere ihtiyaç vardı.

Tüm bunların üstüne, son dönemde Ukrayna ve Rusya'da meydana gelen gelişmelerle birlikte yeni zorluklarla karşı karşıyayız – bu durum muhtemelen Demir Perde'nin ve Berlin Duvarı'nın yıkılmasından bu yana Avrupa'da güvenlik ve barış açısından aşılması gereken en büyük zorluğu oluşturmaktadır.

Son on yıldan çıkarılan dersler Avrupa Birliği'nin geleceğine dair tartışmaya keskin bir perspektif kazandıracaktır, işte bu sebepten dolayı ben bu tartışmayı aşağıdaki mülahazalarla canlandırmak istiyorum.

Bunları Avrupa Birliği'nin bugünü ve geleceğine dair mülahazalar olarak nitelendiriyorum zira AB'nin daha fazla büyüme ihtiyacına ve bunun ani değil organik bir büyüme olması gerektiğine inanıyorum.

AB'nin devrime değil reforma, karşıt-devrime değil dönüşüme ihtiyacı var.

Hanımefendiler ve Beyefendiler,

Tarih düz bir çizgi gibi güzel ve akıcı bir şekilde ilerlemiyor. Bükülüyor ve kıvrılıyor. Arada sırada da beklenmedik bir şekilde ivme kazanıyor. Hâlihazırda, gelişmelerin hiç olmadığı kadar hızlı ilerlediği bir dönemden geçiyoruz, bu süreçte Avrupa ve uluslararası ortamda da diğer devletler ve aktörler bu gelişmelerle baş etme mücadelesi veriyor.

Başlangıcından bu yana Avrupa entegrasyonu, bu tür değişimlerle baş etmenin ve devletlere onların münferit gücünü aşan tarihi zorluklara uyum sağlama noktasında yardımcı olmanın bir yoluydu.

Zaten son on yılda meydana gelen olaylar da AB kurumlarının olağanüstü adaptasyon kabiliyetine ve esnekliğine tanık oldu. Bu onların 'yoğrulabilirliği' olarak da adlandırılabilir: zira bir yandan özünü muhafaza ederken öte yandan şekil ve form değiştirerek uyum sağlayabilmektedirler.

Peki Avrupa projesinin özü, esası nedir?

İlk aşamada – onu İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra geliştirilen ‘Avrupa 1.0' olarak nitelendirebilirsiniz. Avrupa projesi, Avrupa'nın özgür kesiminde -ekonomik entegrasyon yoluyla ve Fransız-Alman uzlaşmasına dayalı olarak- barış ve refahın korunması projesidir.

Demir perdenin ve Berlin Duvarı'nın yıkılmasından sonra tabiri caizse ‘Avrupa 2.0' olarak yeniden tasarlanarak, açık pazar ve açık toplumun kazanımlarını genişleyen, tekrar birleşmiş bir Avrupa'ya sunma üzerinde odaklanmıştır.

Mali ve ekonomik krizin patlak vermesi ve küreselleşen çok kutuplu dünyanın ortaya çıkması ile birlikte, Avrupa entegrasyonunun üçüncü aşamasına gelindi. Bu durumda ‘Avrupa 3.0' olarak güncelleme yapmamız gerekiyor.

Sürecin her aşaması daha etkileşimli ve karmaşık bir Avrupa Birliğine yol açtı; zorluklar arttığı, kavraması güçleştiği için etkisi daha derin oldu ve daha gelişmiş işbirliği yöntemleri gerektirdi.

Şimdi, üçüncü aşama esas itibariyle küreselleşme koşulları altında Avrupa'nın barış ve refahını korumak için gereken güç ve etkidir, ya da öyle olmalıdır. Ekonomik ve mali kriz bilhassa Avro Alanı yönetimini iyileştirmenin, tek para biriminin uzun vadede sürdürülebilirliği açısından vazgeçilmez olduğunu ortaya koymuştur. Daha siyasi özelliğe sahip ilave kurumsal adımlar da vazgeçilmez olabilir. Buradaki zorluk, elbette ki, bir yandan bu adımları atarken öte yandan iç pazarın ve bir bütün olarak Birliğin bütünlüğünün nasıl korunacağıdır. Avrupa'da çok-vitesli güçlendirilmiş bir işbirliğine ihtiyaç duyulabilir. Ancak her hâlükârda çok sınıflı bir Avrupa'dan kaçınılmış ve gelecekte de daima kaçınılmalıdır. Dolayısıyla: esnekliğe evet, zümrelere ayrılmaya hayır.

Kurumsal zorlukların ve Avrupa'nın dünyadaki gücünün ve etkisinin daha fazla ayrıntısına girmeden önce, Avrupa Topluluklarının kuruluşundan buyana ana hedefi olan –barış ve refahın- halen bizim için hayati önem taşımakta olduğunu unutmayalım. Son dönemde meydana gelen gelişmeler de bunu teyit etmiştir.

Hanımefendiler, Beyefendiler,

Hiç kimse, uyum sağlamanın - kesinlikle gerekli olsa da - kolay olduğunu söylemedi.

Derin değişimler hem ne yapmaları hem de nasıl yapmaları gerektiği üzerinde düşünmeleri gereken demokratik Avrupa ülkeleri için özellikle zorlayıcıdır. Yeni gerçeklere uyum sağlamak yeterli değildir. Bu gerçekleri inançla benimsemeli ve bunların herkesin yararına olduğunun garantisini vermeliyiz. AB Konseyi toplantılarında Başbakanların “Ne yapılması gerektiğini biliyoruz. Ancak tek sorun, bunu yaptığımız takdirde gelecek seçimleri kaybederiz,” dediklerini hatırlıyorum.

Ancak bu, gerekli olanın, inancın gerektirdiği zorlu çalışmanın yapılmaması için bir bahane olamaz. Gerekli olanı mümkün kılmak sorumlu bir hükümetin temel görevidir.

Bu yalnızca Avrupa Birliği için bir sınav değildir. Dünya genelindeki hükümetler, farklı şekillerde, aynı sorunlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Demokrasi de bu sorunların çözümünde en iyi ve istikrarlı yol olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Demokrasilerde devlet adamlığına ve cesaretli liderlere diğer tüm sistemlerden daha fazla ihtiyaç vardır.

Bazı çevrelerin düşüncelerinin aksine, daha önceki AB bütünleşme talepleri her zaman hem aşağıdan hem de yukarıdan gelmiştir.

Direniş hareketleri, sendikalar ve girişimcilerin korkunç savaştan sonra bir araya gelmeleri buna örnektir. 1950'li yıllarda gerçekte ve akıllarda mevcut olan sınırları aşmak isteyen genç Alman ve Fransızların durumu buna örnektir. Kendilerini Avrupa'nın bir parçası olarak hissetmek isteyen ve yönetildikleri rejimlerin dünya onlarsız dönerken çağa uyum sağlayamadığını ve sağlamak gibi bir amacı olmadığını gören Yunan, Portekiz ve İspanyol halklarının 1970'li yıllarda diktatörlüklerden kurtulmaları buna örnektir. Polonya'daki Solidarność'tan Prag Kadife Devrimine, 80 ve 90'larda Demir Perde'yi ilk kez delen Baltık ülkelerinin bağımsızlık hareketlerinden Macarlara, Orta ve Doğu Avrupalılar buna örnektir. Portekiz'de benim kuşağım ve daha sonra Avrupa'nın Orta ve Doğu kesimlerindeki kuşaklar aynı şekilde hissetti. Onlar demokrasiyi yeniden kazanmayı büyük ölçüde Avrupa Birliği'ne aidiyetle ilişkilendirdiler. Vaclav Havel'in de dediği gibi, “Avrupa'nın vatanlarımızın anavatanı” olduğunu biliyorlardı.

Londra'da 1951 yılında yaptığı bir konuşmada Konrad Adenauer, kritik önem arz eden konuların geniş çapta ele alınmasının Almanya'yı Avrupa bütünleşmesinin ilk safhalarından itibaren nasıl kararlı bir aktör haline getirdiğini anlatmıştır. “Bizi harekete geçiren yalnızca Bolşevizm korkusu değildir. Burada, günümüzde karşılaştığımız örneğin barışın ve özgürlüklerin korunması gibi sorunların yalnızca daha geniş bir topluluk içinde çözülebilir olduğunun ortaya konmuş olması da etkendir. Bu görüş Almanya'da geniş zemin bulmaktadır… Bu bağlamda Almanya Federal Meclisi'nin 26 Temmuz 1950 tarihinde bir Avrupa Federasyonu kurulması lehinde oybirliğiyle karar verdiğini de aktarmak isterim.”

Bu denli geniş bir siyasi ve toplumsal destek her zaman olduğu gibi bugün de hayatidir. Rüzgarı arkamıza almadan hareket edemeyiz. Kamuoyuna dayatmalarda bulunamayız, bulunmamalıyız. Ancak ihtiyacımız olan konsensüsü sağlamaya çalışabiliriz. Siyasi liderlik burada devreye girmektedir.  Liderlik sorumluluk almak demektir, popüler veya popülist eğilimlerin arkasından gitmek değil. Zira Avrupa Birliği de zamanla değişmiştir ve özellikle Lizbon Anlaşması sonrası daha da demokratik bir yönetim anlayışına kavuşmuş, insanların hayatlarına hiç olmadığı kadar etki etmeye başlamıştır.  Bu nedenle, eskiden yalnızca bir ideal olan bu çok daha bütünleştirici birliği kurmaya kararlıyız.

Sonuç olarak bürokratik, teknokratik ve diplomatik alanlarda sınırlı istişareler artık gündemimizden düşmüştür. Zirve organizasyonları dahi sınırlarına ulaşmıştır. Avrupa projesinin hem ulusal hem ulus aşırı düzeyde gerçek anlamda sahiplenilmesi ve ileriye taşınması için yeni bir tartışmaya ve diyaloğa ihtiyaç duyulmaktadır.