Türkiye ile AB: ortak zorluklar, Ortak Gelecek
Bir süre önce gerçekleştirilen bir röportajda, Orhan Pamuk Türkiye’nin AB projesi ‘çöktü’ demişti. Kitaplarına hayranlık duyduğum Nobel ödüllü yazarın bu sözleri beni derinden etkiledi. Avrupa Komisyonu’nun genişleme politikasından sorumlu üyesi olarak şahsen her gün AB-Türkiye ilişkilerinin çeşitli yönleri üzerinde çalışıyorum ve ortak projemizin hiçbir şekilde terk edilmediğini söyleyebilirim; tam aksine, yakın dönemde başlatılan önemli girişimler bu sürece yeni bir enerji ve yeni bir umut katmıştır. Ancak Orhan Pamuk’un sözlerinin her iki tarafta da sıklıkla hissedilen ruh halini yansıttığını ve doğru zamanda dile getirildiğini düşünüyorum. Bu sözleri, bir kavşağa ulaşan AB ve Türkiye’nin ortak yolculuklarında kararlı adımlar atmaları gereken bir sırada yapılmış bir uyandırma çağrısı olarak değerlendiriyorum.
Ortak bir yolda olduğumuzu pek az kişi sorguluyor. Türk ortaklarımıza Türkiye’yi beş, on ya da yirmi yıl sonra nerede gördüklerini sorduğumda, hepsi “Avrupa’ya demir atmış” diye yanıtlıyor. Aynı soruyu AB’deki muhataplarıma ve siyasetçilere sorduğum zaman, yanıt yine aynı: Türkiye’nin geleceğini modern bir Avrupa devleti olarak görüyorlar. Ne bizi birleştiren hususları unutmalı, ne de mevcut sorunların bunu gölgelemesine müsaade etmeliyiz.
AB-Türkiye ilişkisinde sorunlar yaşandığını inkâr etmenin anlamı yok. Her iki tarafta da biraz vicdan muhasebesi yapılması gerekmektedir. Kimi zaman, Türkiye’nin katılımıyla ilgili Avrupa’dan gelen çelişkili mesajlar zihinleri karıştırıyor olabilir. Diğer taraftan, AB’de pek çok kesim Türkiye’deki reformların yavaşlığı, insan hakları konusundaki endişe verici gerilemeler ve Türkiye’nin hava ve deniz limanlarını tüm AB üyesi devletlere açma konusundaki isteksizliği nedeniyle sabırsızlanmaktadır.
O halde, nasıl oluyor da Türkiye’nin AB projesine olan inancımı halen muhafaza ediyorum?
Günlük haberlere bir göz atmak bile ortak zorluklarımızın boyutunu ve AB ile Türkiye’nin geleceklerini birbirine bağlayan nedenleri gözler önüne sermeye yeterlidir: ekonomideki yavaşlama, enerji güvenliği, çevre, medeniyetler arası diyalog, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün etkin hale getirilmesi, son olarak en az bunlar kadar önemli olan Arap Baharı ve Suriye’deki trajik gelişmeler bağlamında ortak komşu bölgemizde istikrarın sağlanması. Tüm bu güçlükleri başarıyla aşmak için AB ile Türkiye’nin el ele vermesi gerekmektedir.
İşte bu nedenle, katılım sürecine alternatif teşkil etmeyen, aksine, durağanlık döneminin ardından bu süreci canlandırmayı amaçlayan, pozitif gündemi uygulamaya koyduk. AB’nin Türkiye’deki reformlar için referans noktası olarak kalması amaçlandı. Bu konuda başarılı olduğumuzu söyleyebiliriz; zira pozitif gündem uygulamaya konulduktan sadece beş ay sonra, sonuç almaya başladık: çeşitli alanlardaki AB mevzuatı ve standartları ile uyumu amaçlayan ortak çalışma gruplarının çoğu ilk toplantılarını gerçekleştirdi. AB, Türkiye ile AB arasında Geri Kabul Anlaşmasının imzalanmasına paralel olarak, vize serbestisi yönünde adımlar atmaya kararlıdır. Gaz ve elektrikte piyasa entegrasyonu ya da yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği gibi bazı önemli konularda işbirliğini ilerletme kararı aldık. Suriye de dâhil olmak üzere, dış politika konusunda diyaloğumuzu arttırdık.
Görüldüğü üzere, ilişkimizde yaşanan kimi zorluklara karşın doğru yönde pek çok adım atılmaktadır. Buradan hareketle, yaklaşık üç sene önce AB Komisyonu Üyesi olarak Türkiye’ye ilk ziyaretimde söylediğim bir hususu yinelemek isterim: Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olabileceğine inanıyorum. Bu doğrultuda ortak bir kararlılığa sahibiz.
Štefan Füle
Genişleme ve Komşuluk Politikası’ndan sorumlu Komisyon Üyesi
Bu makale, Avrupa Komisyonu’nun Türkiye’ye ilişkin ilerleme raporunun 10 Ekim 2012 tarihinde yayınlanması münasebetiyle hazırlanmış, Zaman gazetesinde yayımlanmıştır.